2019 FIBA Dünya Kupası, A Milli Erkek Basketbol takımımız için henüz grup aşamasında çok iyi işler başardığımız bir “rüya”ya dönüşebilirdi ancak ufak gibi gözüken ve fakat bir hayli önemli olan engellere takılmamız, sadece iki gün sonrasında kabusu beraberinde getirdi. Pek tadı tuzu olmayan ABD’ye 13 yıl sonra ilk mağlubiyetini tattırmanın eşiğine gelmişken, kendimizi bir anda grup üçüncüsü olarak bulduk. Nerede hata yaptık, neden uçlarda gidip geldik? Bence bu soruya cesur ve gerçekçi cevaplar bulmamız gerekiyor. Romantizmi fazlaca abartmanın karın doyurmadığını çokça tecrübe ettik sonuçta…

Milli basketbol takımımız, turnuvaya hiç de fena bir başlangıç yapmamıştı esasında. Japon model Antetokounmpo olması beklenen (ya da ümit edilen) Rui Hachimura dolayısıyla  fazlaca abartılan Japonya karşısında “aman bir kaza yaşamayalım” endişesi, ilk çeyrekle birlikte yerini umut ve özgüvene bıraktı. Cedi Osman haricinde hemen her parça işledi, üstüne bench katkısı da geldi. Bizim gibi rotasyonu görece dar bir ekip için kenardan katkı almak turnuvadaki gidişatımız için anahtar değerinde olabilirdi. Buğrahan Tuncer’in 7 sayı-7 asist, Metecan Birsen’in 6 sayı-5 ribaund ve Sertaç Şanlı’nın da 5 sayı-5 ribaundluk performansı bizim adımıza iyi haberlerdi. Ayrıca değişik savunmada esneklik yaratabilecek değişimleri de hiç fena uygulamamıştık. Tamamlayıcı parçalar üstüne düşeni yaparsa işimizin kolaylaşacağı muhakkaktı ve öyle de oldu. Maçın tümünü önde götürüp Japonya’ya “bu maçı kazanabiliriz” hissiyatını bir an bile yaşatmadan, galibiyeti çift haneli farkla elde ettik.

Türk basketbol kamuoyu olarak ABD karşısında ekranların başına “kaybetsek de sorun değil” kabulü ve “Çekya maçını kazanalım”ın motivasyonuyla geçmiştik. En son yazacağımızı başa çekelim. ABD’ye karşı tüm gücümüzü kullanmamız doğru muydu? Yoksa daha pragmatik düşünüp Çekya maçına mı saklamalıydık kendimizi? Kişisel düşüncem şudur ki, NBA’in “A kalite” basketbolcularından tamamen mahrum olan ABD’yi böyle yakalamışken maçın içerisinde kalmak hiç de yanlış değildi. Üstümüze düşeni yapmalıydık ve ayrıca turnuva demek biraz da ritm meselesiydi. İkinci çeyreğin bir kısmında temponun ABD’nin işine gelir biçimde yükselmesi haricinde gayet doğru bir basketbol oynadık. Eşleşmeli alan savunması ve tam saha baskı ile rakibin düzenini bozmasını bildik, Ersan’ı içeride iyi kullandık. Ama ah o klasik hastalıklarımız yok mu, o çözüm bulamadığımız kronik sorunlar, turnuvanın en elzem yerinde bizi kahretti.

Bugün Türk basketbolunda, çizgiye gittiğinde rahatlıkla güvenebileceğimiz 5 basketbolcuyu saymakta güçlük çekiyorsak, bu basketbolun tüm karar vericilerinin ayıbıdır. Türk basketbolunda faul çizgisi sendromunun bu denli görünür olması ve basketbolun en önemli “nimetlerinden” birinin bize böyle bir maçta kabusu yaşatması, üzerinde çokça düşünülmesi ve hatta düşünmekten de bir adım öteye geçilmesi gereken bir zaaftır… NBA patentli oyuncularımızın dahi bu sendromu atlatamaması sanırım kolayca geçiştirilecek ya da bir çırpıda kabullenilecek bir şey değildir…

ABD karşısında bir çuval incirin böyle dramatik biçimde berbat olması, en çok baş antrenör Ufuk Sarıca’yı etkilemiş gibiydi. Koçun, Çekya karşısındaki tercihleri mantık süzgecinden geçemeyecek kadar isabetsizdi maalesef… Öncelikle, o gün özelinde dar rotasyon kullanan bir takımın neredeyse her iki savunmadan birinde tam sahada baskı denemesi çok yanlıştı. Satoransky ve Schilb ile (hali hazırda kusursuz biçimde pratiğe de dökemediğimiz) baskıyı çok zorlanmadan geçen Çekya’ya karşı bu ezberde diretmemiz daha da kötüydü… Yanı sıra, dar rotasyon kullanmamız için de bir sebep yoktu. Zira, Japonya maçında benchten katkı almış, ABD maçında da mücadelenin en can alıcı bölümlerinde Sertaç Şanlı ve Buğrahan Tuncer özelinde bir problem yaşamamıştık. Rotasyonu daraltıp belli oyuncuların omzundaki yükü dayanılmaz hale getirmek bize eksi yazdı.

Tüm bunlara ek olarak, ilk iki maçta hiç de fena uygulamadığımız hücum organizasyonlarımızın yerini de çoğunlukla bilinçsiz ve dudak bükülecek türden tercihler almıştı. Öyle ki, ikinci çeyreğin bir bölümünde Doğuş Balbay ve Metecan Birsen’in inisiyatif alıp bire birler üzerinden sayı üretmeye çalışması, herhalde en son görmek isteyeceğimiz yanlışlardı… Furkan Korkmaz’ın yine ikinci çeyrekte bireysel çabalarla bulduğu sayılar ise bizi sadece bir süre daha maçın içinde tuttu, o kadar…

Olimpiyat elemeleri için vize aldığımız maçlar ise açıkçası asidi kaçmış gazoz tadındaydı. Maçlar elbette formalite değildi ancak eksik oyuncularımızın çokluğu  yapabileceklerimizi bir hayli kısıtladı. Elemelere sayı averajı ile vize almak, işin “amortisi” oldu sadece.

Özetle, 2019 FIBA Dünya Kupası’nda umduğumuzu bulamadık. ABD’ye karşı zaferi avuçlarımızın içine aldığımız o an mutluluktan uçarken saniyeler içerisinde turnuvanın gidişatını tepetaklak edecek bir kabusa uyandık. Sarıca’nın Çekya maçındaki yıpranmışlığı, savunma şablonlarında ezbercilik ve rotasyonun gereksiz daraltılması bize pahalıya mal oldu… Ve elbette, faul çizgisinin, başarı ve başarısızlığın arasındaki sınıra dönüşebileceğini de olabilecek en acı biçimde tecrübe ettik.

Yoruma kapalı.

İlginizi Çekebilir

X Faktör | Galatasaray DS – Ewe Basket Oldenburg

X Faktör Galatasaray Doğa Sigorta, Eurocup 2. Maçında EWE Baskets Oldenburg’u 92-79 mağlup…