İddialı bir aday oyuncu kadrosu, NBA’de son 10 yılın en başarılı iki koçunun dahil olduğu iddialı bir teknik kadro, yıllardır yenilmeyi unutmuş bir takım. Damian Lillard, Anthony Davis, James Harden, Bradley Beal gibi yıldızların yanında Kyle Lowry, Tobias Harris, Cj Mccollum, Andre Drummond gibi oyuncuların eklendiği gerçek bir Amerika Birleşik Devletleri takımı oluşturulacaktı. Oluşturulan havuz son sene 7 all star çıkartmış, toplamda da 40 kez all star katılımı başarısı göstermişti. Bu kadronun yenilmesi mümkün gözükmüyor, birinci belli ikinci kim tadında espriler ile kadro hakkında espriler yapılıyordu. Fakat sonra atılan her adım onları felakete daha da yaklaştırdı. Şimdi gelin adım adım bu sürece ve büyük hatalara bir bakalım.

1) Affını isteyen oyuncular

Bu madde esasında birisinin hatası olarak değerlendirilemeyecek ilk ve aynı zamanda tek madde. Hali hazırda süperstar olan Harden, Davis, Lillard gibi isimler takımdan affını istediğinde açıkçası medyada pek bir yankı uyandırmadı. Neticede yerine alınan oyuncular da bu seviye için yeterince iyi oyunculardı.

Fakat bir süre sonra durum öyle bir noktaya geldi ki artık ilk başta affını isteyen oyuncuların yerine çağrılan oyuncular da affını istemeye başladı. Fox gibi Bagley gibi kampa daha sonradan dahil edilen isimler bile sezona hazırlanmak için affını istedi ve kampın sonunda açıklanan takım aynı zamanda sakatlığı olmayan ve takımda kalıp oynamak isteyen on iki oyuncuydu. Öyle ki hemen hemen kimse kadrodan teknik nedenlerle kesilmedi desek yeridir. Normal şartlarda bu formayı giymesi çok zor olan Shamet gibi rol oyuncuları bile turnuvaya gelmek istemedi.

 2) Teknik Ekibin Turnuva Öncesi Tutumu

Popovich, 2000lerin en başarılı koçu desek Phil Jackson ismi hariç hiçbir alternatif isim ile itiraz gelmez diye düşünüyorum. Ancak bu takım olma, disiplin gibi konular özelinde bu eldeki takımın biraz fazla bunaltıldığını ve bunun takıma baskı yaptığını düşünüyorum. Ciddiyet mutlaka olması gereken bir etken ancak takımın sanki sürpriz madalya adayıymış kıvamında hazırlanması oyuncuların güven problemi yaşamasına neden olmuş olabilir. Her ne kadar Sırpların gereksiz iddialı açıklamaları da diğer kutupta kötü sonuçlar yaratsa da bu konuda iki kutuptan birinde olmak yerine ortalarda gezmek çok daha makul olabilirdi.

 3) Kadronun Zayıflıkları ve Oyuncu Seçimi

Amerika nefretiyle nam salmış Kuzey Kore lideri Kim Jong Un bile turnuvada en iyi 25 oyuncudan 10 tanesi Amerikalı derdi ancak genel oyuncu kalitesinin her şey demek olmadığı da alınan sonuç ile örtüşen bir gerçek. Takım kurulurken rol planlaması kimse tarafından pek bilinmiyordu bile. Ayrıca büyük bir problem de seçilen oyuncuların fiziksel özelliklerinin diğer rakiplerin istediği türde olmasıydı. Kenneth Faried gibi NBA için vasat bir oyuncunun bile bu takımda yarattığı etkiyi hatırlamamak elde değil. Atletizm ve güç seviyesi yükseldikçe rakiplerin eşleşme sorunları yaşadığı görüldüğü halde bu teoriye hiç uygun olmayan , çabuk vazgeçebilen Harrison Barnes, Derrick White, Joe Harris gibi oyuncular kadroya çağrıldı. Örneğin Kemba-Mitchell ikilisi çok daha iyi bir ikili olsa da Fox-Lavine ikilisi rakipler için daha zorlayıcı olabilirdi. Yani Amerika bu turnuvada rakiplerinin her zaman bastığı zayıf karınlarına bu sefer basamadı çünkü kadro yapısı buna uygun değildi.

 

 

Birleşik Devletler takımı son yıllarda genel olarak savunmada baskı yapıp rakibi top kaybına zorlayan ve kaptığı toplarla hızlı basketler üretip oyunun da temposunu yükselterek rakibi adeta paramparça eden bir yapıda oynuyordu. Dünya basketbolunun diğer temsilcilerinin hem kadro kalitesi olarak aşağıda kalması , hem de atletizm olarak cevap verememesi nedeniyle de Birleşik Devletler genelde ilk yarıdan maçları koparır; maçların ikinci yarıları sirk tadında geçerdi.

Fakat bu turnuvada bazı bölümlerde sahada sanki Papaloukas, Diamantidis, Spanoulis, Dikoudis, Papadapoulos beşi varmışcasına temposuz oynadılar. Genel olarak da çok da transition kaynaklı düşünmeyen, sete sette kalmaktan memnuniyetsiz olmayan bir nevi uyuşuk bir oyun tercih ettiler. Alan savunmasına karşı hücum edecekleri yaklaşık 30 yıldır ortadayken buna çok kısıtlı çözümler ürettiler. Hatta alan savunmasının ortasına topla dalmak ne kadar çözüm tartışılır bir konu. Genel olarak hücumları sete set kaldıktan sonra penetre edip duvara çarpmak şeklinde geçti.

Popovich’in oyun bilgisini eleştirmek elbette kimsenin haddine değil ancak hücumda geçmiş yıllarda yapılan doğrular ve sonuçları ortadayken ısrarla bu doğruların üzerine eğilmeyi reddetme fikrini de çok sağlıklı bulmuyorum. Rakipler genel olarak Amerika’yı bu formata çekmeye çalışırken Amerika’nın bizzat kendisini bu formata hapsetmesinin ne kadar yanlış olduğu sonuçtan da anlaşılıyor diye düşünüyorum.

 

 

Toparlarsak…

Turnuva öncesi koç ekibi bu hücum planı üzerinde uzlaşmış olabilir. Neticede turnuva öncesi her şeyi doğru kurgulayamayabilirsiniz. ABD bu plan ile zaten şampiyon olamazdı da demiyorum. Çünkü bu tamamen passat medyası skor yorumculuğu tarafına kaçmak olur. Yukarıda söylediğim her türlü olumsuz veriye rağmen ABD şampiyon da olabilirdi. Ancak sorun şu ki ABD’nin elenene kadar oynadığı diğer maçlarda da stratejileri çok verimli gözükmüyordu. Yani Fransa ABD’yi şimdiye kadar turnuvada kimsenin akıl edemediği şeyleri bulup ve uyguladığı için elemedi. Ya da ABD o gün her zamankinden çok daha kötü bir gününde de değildi. Hatta ana skoreri o gün turnuvadaki en iyi maçını oynadı.

Fransa, ABD’nin önceki rakiplerinin hemen hepsinin akıl ettiği ama ABD’yi yenebilecek derecede uygulayamadığı çözümleri uygulayabildiği için eledi. Bunda şans faktörü elbette ki vardı; neticede ABD ile oynuyorsunuz ve şansa ihtiyaç duymak oldukça normal. ABD’nin hücum stratejisini bozmak için müthiş bir bireysel çözüm olan Gobert’i de kimse inkar edemez. Fakat esas gerçek olan şu ki, turnuva ilerledikçe ABD’nin kaza yapma ihtimalinin yükseliyor olduğu oldukça belliydi. İşte teknik ekibin bu konuda geçerli bir çözüm üretememesi bence eleştiriyi hak eden bir nokta.

 

 

Peki 2002’den farklı mıydı ?

ABD’nin sürpriz elenmeleri söz konusu olduğunda ilk başta aklıma 2002 Indianapolis gelir. O yüzden biraz bu turnuva ile 2002’yi kıyaslamak istiyorum.

Açıkçası pazar günü İspanya’nın şampiyonluğu ile sonlanan bu turnuva kalite olarak çok yüksek bir seviyede değildi. Zaten bir çok takım büyük eksikler ile buradaydı. Kanada ikinci sınıf takımıyla geldi. Shved, Vesely, Mozgov, Barea, Simmons gibi takımları için çok kritik oyuncular turnuvayı kaçırdı. Üstelik saçma sapan eleme sistemi yüzünden burada olması gereken iyi takımlardan bazıları da yoktu. Örneğin Slovenleri ve Hirvatları burada izleyemedik. Scola’nın ağızda tat bırakan performansı hariç öyle yıllar sonra anlatılacak bir hikayesi olan oyuncu ya da takım da yoktu. Yani bu turnuva normal dünya şampiyonası seviyesine göre vasat seviyedeydi. ABD’nin elenmesini makul kılacak sebep pek yoktu.

 

2002 ise bir çok açıdan daha kaliteli bir turnuva olmuştu. Takım sayısı azdı ve takımlar kalite olarak birbirine daha yakındı. O seneki Arjantin, bu sene sempatik gelen ender takımlardan olan Arjantin’i muhtemelen 20’ye yatırırdı. Türkiye, Brezilya ve Porto Riko takımları için de bu aynen geçerli. Yine Jedi konseyi misali bir tarafta Bodiroga’nın diğer tarafta Dıvac’ın, Peja’nın oturduğu; Jaric ve Gurovic gibi müthiş oyuncuların ancak yan parça olabildiği Yugoslavya’yı da es geçemeyiz. O turnuva da ABD özelinde büyük hayal kırıklığı yaratmıştı. Ancak ABD’nin bir basketbol turnuvasını kazanamamasına hiçbir sey tam olarak bahane olmasa da en azından rakiplerinin şimdiye göre daha kuvvetli olduğu da bir gerçek diye düşünüyorum.

Yoruma kapalı.

İlginizi Çekebilir

X Faktör | Galatasaray DS – Ewe Basket Oldenburg

X Faktör Galatasaray Doğa Sigorta, Eurocup 2. Maçında EWE Baskets Oldenburg’u 92-79 mağlup…