Home / Genel / Özel Röportaj: John Patrick

Özel Röportaj: John Patrick

Merhaba koç. Röportaja hızlı bir giriş yapalım. NCAA-NBA asistan koçluğu gibi fırsatlar varken neden Avrupa’da koçluk yapıyorsunuz? Elbette basketbol her yerde basketbol, iş her yerde iştir ama Avrupa’da çok az Amerikan kültüründen olan koç var. Açıkçası şaşırdım.

Güzel soru. Amerika’da koçluk yapmak için fırsatlarım oldu. Zaman zaman NBA’den, D-League’den ve kolejlerden teklifler aldım. İlk neden olarak, ben yaşadığım yerlerde mutluydum; önce Japonya sonra Avustralya ve şimdi de Almanya. Nerede yaşamak istediğimi seçebilecek kadar şanslıyım. Basketbol içindeki ve dışındaki işlerimde çok eğlendim. Koç olarak da oyuncu olarak da bulunduğum şehirlerde çok mutluydum. 22 yaşından beri Amerika dışındayım zaten.

Oyun sisteminizi, oyun felsefenizi uzunca anlatabilir misiniz? Genel olarak inandığınız doğrular neler? Neden?

İlk olarak her oyuncunun, her koçun basketbola birtakım etkileri olmuştur. Bana etkili olanlar… Lisede Morgan Vootten için oynuyordum. Kendisi Duke, North Carolina, Kansas sistemlerinin öncülerinden olan bir efsanedir. Daha sonra kolejde Mike Montgomery ile çalıştım. O daha çok Bobby Knight tarzı bir koçtu. Sonra profesyonel olrak başka başka koçlarla da çalıştım; Japonya’da, Avustralya’da ve burada. Özellikle Packy Ryan’ı söyleyebilirim. Rick Pitino ile çalışmıştı. Undersized bir takımımız vardı, düşük bir bütçemiz vardı ama başarılıydık. Tam sahada baskı ve savunma yapıyorduk. Diğer takımlardan daha fazla enerji koyuyorduk. Çok eğlenceliydi büyük takımları, büyük isimleri böyle tam saha savunma anlayışıyla yenmek. Taraftarlarımız da çok memnundu. Enerjiyle dolu bir anlayıştı. İşte bu bizim esinlendiğimiz nokta. Şu an 17 yıllık koçum. Kesinlikle her sezon farklı, her sezonun tam saha eşleşmelerdeki defansif sertliği farklı. Eğer yüksek bütçeli bir takımı kendi oyun tarzımla çalıştırırsam tam saha baskıyı daha iyi yapabilir ve enerjimizi tüm sahaya yayabiliriz.

Amerikan koçlar ile Avrupalı koçlar arasındaki farklılıklar sizce neler?

20 yıl önce olsa mutlak bir ayrımdan bahsedebilirdik ama şu an daha karma bir durum söz konusu. NBA’de şu anda Avrupai stratejilerin etkisi geçmişe göre daha fazla. Bence kolej basketbolu stratejiksel ve zihinsel olarak geriye gidiyor bu oyuncularla daha okula girmeden yapılan anlaşmalar nedeniyle. İş artık iyi oyuncuları kapma ve elinde tutma yarışına döndü. Hücum merkezli, oyuncu temelli bir sistem var şu an. Avrupai tarz koçlukta, ister Amerikalı olsun ister Avrupalı, kesin bir stratejiniz olmalı. Yarı sahada oynayabilmelisiniz, daha fazla pick&roll. Bizim oyunumuzda da pick&roll çok ama daha çok pick&roll’leri okuma şeklinde. Çünkü her takımın farklı bir savunma tarzı var bu pick&roll’leri. Kolejdekinden ziyade burada daha göğüs göğüse bir mücadele var. Ben de kolejde oynadım, hala da izlemeyi seviyorum. Kolej basketbolu buradaki gençler seviyesi gibi. Düşüşler, yükselişler, çılgınlıklar, tahmin edilemezlik… İzlemesi hayli eğlenceli. Atletik oyuncular var. Avrupa’da ise koçluk yaparken biraz daha şutörlerle ilgilenmelisiniz ama Avrupa tarzının ve Amerikan tarzının karışımını artık her yerde görebilirsiniz: NBA’de, kolejde… Avrupa sisteminde ise atletizme odaklanmanın arttığını görebilirsiniz. Bireysel, topa hakimiyeti yüksek, birebirde etkili, kırılma anlarında dribbling yapan oyuncular genelde Amerika’dan geliyorlar.

Birçok Euro-Rookie oyuncu, Amerika’da gayet iyi bir basketbol oynarken Avrupa’ya gelince bir uyum problemi yaşıyor. Bu açıdan Euro-Rookie oyunculara nasıl davranılması gerekiyor?

(Gülerek) En iyisi onları önceden Avrupa sisteminden başka bir yerde oynatmak. Burası farklı bir dünya. Birçok oyuncu Avrupa’ya ilk geldiğinde sudan çıkmış balığa dönüyor. Kolejde oynamak özel bir durum. Bir sürü programınız var. Asistan koçlar ve takım menajerleri size bebek bakıcısı gibi bakıyorlar, tüm yemekleriniz yenmeye hazır; koçun, arkadaşların ya da kampüsten bir kız sana destek olmaya her zaman hazır. Buraya geldiğinde ise artık yetişkin biri gibi davranman gerekiyor. Sana yetişkin gibi davranıyorlar çünkü. Buraya gelen çoğu oyuncuda bu şok etkisi yaratıyor çünkü farklı bir yaşam tarzına geçiyorlar. Saha dışında zaten zorlanıyorlar. Saha içinde de detaylarda tamamen farklı bir sistem var. 20 sene önce Avrupa’da belki de takımınızda 1-2 Amerikalı oyuncu vardı ve onlar da siz ne derseniz yapıyorlardı. Şimdiyse birçok farklı oyun var, farklı savunma sistemleri var, sadece bir takımın pick&roll sistemiyle alakalı bile bir kitap yazılabilir. Tüm bunlar yıllarca sadece basketbol oynamış bir kolej öğrencisi için çok fazla. Biz bu kolej oyuncularını Avrupa seviyesine getiren birkaç kulüpten biriyiz. Kulüp bütçemizden dolayı biz rookie oyuncuları 2. ligden veya Kanada Ligi’nden aldık. Her biri için zorlu bir adaptasyon dönemi oldu. Mesela hala görüştüğüm, bir dönem Galatasaray’da da oynayan, başarılı bir Avrupa kariyeri olan Taylor Rochestie ilk 2 ayında (Gottingen’deyken) çok zorlanmıştı. Oldukça zeki biriydi, bu yüzden her şeyi yoluna koydu ama bir kolej oyuncusu için buraya gelmek gerçekten garip bir durum. Kendisi burada doğup büyümüş, nasıl bir ortamda olacağını bilmesine rağmen Daniel Hackett da kolejden çıkıp buraya geldiğinde zorlanmıştı.

Thomas Walkup dosyasını açalım. Walkup birden fazla pozisyonu savunabilen, bana göre hücumda herhangi bir net pozisyonu olmayan (playmaker değil, şutör değil, swingman değil), fakat pozisyon yelpazesi geniş bir oyuncu. Yani her şeyden biraz var. Onun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kendisi birkaç yıldır ilgilendiğim bir oyuncuydu. Gerçekten iyi bir kolejde yetiştiğini düşünüyorum çünkü çok az kolejde savunmaya odaklanılıyor ve Thomas’ın koçu da bunlardan biri. Ayrıca small ball da oynuyorlar. Bu iki özellik onun adaptasyonunu kolaylaştırıyor. Bence Thomas Avrupa’da, G-League ya da NBA ortamından daha iyi bir oyuncu olacaktır. Çünkü o bir takım oyuncusu. Çok iyi geçiş hücumu yapabiliyor ama aynı zamanda yönetilmeyi de seven biri. Koç olmak istiyor ve sürekli ekstra şeyler istiyor. Tutkal gibi bir oyuncu. Sahada çok bir varlık gösteremese bile elinden gelenin en iyisini yapıyor. O birlikte yürüyebileceğiniz, güvenebileceğiniz birisi. Biz de ona, onun rahat edeceği bir rol verdik, ki çoğu rookie bu rahatlığa sahip olamıyor.

Johannes Thiemann son yıllarda çok iyi bir çıkış yaptı ve yaşına göre çok olgun bir basketbol oynuyor. Thiemann’ın karakterinden ve oyun tarzından bahsedebilir misiniz?

Hala gelişiyor. Hala ilerlemesi gereken çok yol var 2. ligden gelen bir oyuncu olarak. Bir uzun olarak performansının tepe noktasına ulaşması 3-4 yılı bulacaktır ama çalışkanlığıyla takım kültürümüze uygun bir oyuncu. Onun gelecek yıllarda neler yapacağını izlemek eğlenceli olacak. 2. ligden gelmesine rağmen yeterli özgüvene sahip. Burada üzerinde kazanma baskısı yok. İhtiyacı olan her şey var, yeterli dakikalara sahip. Haftada bir kere maç yapıyoruz, 2. ligden birden kendini Avrupa basketbolunun en üst seviyesinde, milli takımda buldu. Bunlar kendine güvenini artıracak şeyler. Gelişimi 3-4 yıl sürecektir. Bu sene bir patlama yaşadı evet. 2. ligde bir takımdan ilk 5 başladığı iyi bir Avrupa takımına geldi. Muhtemelen hala buna alışmaya çalışıyordur. Çünkü önceden böyle değildi. Kendine şu an farklı bir açıdan bakıyor.

Genel olarak oyuncularla olan iletişiminiz nasıl? Oyuncularla zaman zaman sorun yaşıyor musunuz?

Her koç kendi olmalı öncelikle. Ayrıca her koç bence saha içini ve saha dışını birbirinden ayırmalı. Ben bir basketbol koçuyum. Antrenmana başladığımızda düğmeyi açarım. Onları eleştiririm, doğruları yapmaya zorlarım. Çünkü bu bizim işimiz. Ama antrenman öncesinde sonrasında düğmeyi kaparım. Saha dışında onlar birer yetişkin, ben bir yetişkinim. Evet onlardan biraz daha büyüğüm. Bu da onlara dışarda yardımcı olabilmemi, tavsiye verebilmemi sağlıyor. Hala onların koçuyum ama onlara saygı gösteririm. Eğer işlerini saygıyla yaparlarsa saha dışında da benim saygımı kazanırlar. Takım kültürümüzde biz oyuncularla arkadaşça bir zeminde iletişim kuruyoruz. Basketbola gelince o bizim işimiz ve hep kazanmak istiyoruz.

Farklı kültürler tanımayı sevdiğinizi düşünüyorum. Japonya’da basketbol oynamanız da epey ilginç bir durum. Ayrıca orada asistan koçluk da yapmışsınız. Orada ne gibi tecrübeler edindiniz?

Yeni insanlar tanımanın birçok yolu var. Taşındığınızda, herhangi bir sporla uğraşırken yeni insanlar, kültürler tanıyabilirsiniz. Benim babam akademisyendi. Bu yüzden biz çok kez taşındık. Her sene yeni bir yere taşınıyorduk neredeyse. Bir yerden derece alıyordu ya da bir araştırma yapması gerekiyordu. Basketbolsa bunun en iyi yolu. Öncelikle seyahat etmenin. Ben Polonya’da okudum. Sonra 23 yaşında Prag’da iş buldum. Krakow, Prag, Belgrad’da arkadaşlarımı ziyaret ettim. Çin, Japonya, hatta Endonezya ve Brunei. İngilizce konuşamayan insanlara dersler veriyordum. Japonya’nın benim için çekiciliği de buradan geliyor. Orada bir dil öğrendim. Şanslıyım ki yoğun bir programla birkaç ayda bir dil öğrenebildim. Orta seviyeden sonra kendim geliştirmeye çalıştım. Kimse kolları kıl dolu bir Avrupalıyla daha önce sohbet etmemişti (Gülüyor). 300 öğrenciyle salona gidip basketbol dersi veriyordum. Onların yemeklerini yedim, Sake’lerini içtim. Gece dışarı çıkınca farklı bir gezegende ama güzel bir yerde gibiydim. Orada 13 yıl geçirdim. Almanya’da gördüğüm farklılıklardan da çok mutluyum. Farklı şehirlere, Avrupa kupalarında farklı şehirlere gitme şansımız oluyor. Koşu yapmayı severim. Asistan koçumu da alıp gün boyunca şehirde koşu yaparız sonra bir yerde durup kahve içeriz. Neresi olursa olsun: Saraybosna, Cluj, Rusya, Belçika… Her zaman ilgi çekici oluyor. Zihniniz temizleniyor. Sonra maça çıkıp elinizden geleni yapıyorsunuz kazanmak için. Basketbolun bu uluslararası yönünü, seyahat yönünü çok seviyorum.

Geleceğe dair hedeflerinizden bahsedebilir misiniz?

Öğrenmeye devam etmek. Bence bu oyunun da hayatın da en güzel yanı bu. Bunlar yaşlı adamların sözleri ama ben de yaşlı bir adamım (Gülüyor). Bunlar Morgan Vootten’ın bize lisedeyken söylediği şeyler. Bu oyunda öğrenmeyi bırakamazsınız, diğer koçlardan bir şeyler öğrenmeyi, yaptığınız şeyden keyif almayı, yaptığınız işi, oyunu ciddiye almayı, ama kendimizi o kadar ciddiye almamayı. Sanırım bütün takımı ve koç ekibini bunun üzerine kurdu. Kendimize gülebiliyorduk. Kazanmaya ve başarılı olmaya çalışıyorduk. Avrupa basketbolunda şu an bir heyecan var. Böyle devam ettiği sürece, ben öğrenmeye devam ettiğim sürece çok güzel bir yolculuk olacak. Nereye doğru gidecek bilmiyorum ama şu an iyi bir yerdeyim…

RÖPORTAJ: Engin Ağzıdeli
ÇEVİRİ: Esra Yılmaz

About Engin Ağzıdeli

Galatasaray

Check Also

Oyuncu Listesi

Oktay Mahmuti’yi zor bir yaz dönemi bekliyor çünkü Galatasaray basketbolu büyük bir itibar kaybı yaşıyor. …