Finalde Arjantin’i çok üstün bir oyunla yenen İspanya, 2006’dan sonra ikinci dünya şampiyonluğunu elde etti. Turnuva başında Sırbistan ve ABD gibi ülkelerin gerisinde gösteriliyordu. Avustralya, Fransa, Litvanya gibi ülkelerle bronz madalya mücadelesi verebilirler gibi gösteriliyordu. Bunun içinde haklı sebepler vardı. İspanya’nın önceki turnuvalardaki güçlü kadrosundan artık Pau Gasol ve Juan Carlos Navarro gibi iki önemli lider ve sürükleyici oyuncunun artık olmaması, Rudy Fernandez ne kadar Real Madrid de iyi bir sezon geçirip veteran oyuncu rolünde iyi katkı verse de eski sürükleyiciliğinde olmaması, Marc Gasol’un uzun ve yorucu bir NBA sezonu sonrası muhtemel yorgun olacağı ki zaten 34 yaşına geldi, Ricky Rubio’nun ise lider özelliklerinin olmaması ve şutundaki istikrarsızlığı, Sergio Llull’un uzun bir sakatlık döneminden çıkması gibi bir çok sorunu mevcuttu.Hatta Hernangomez kardeşlerin de NBA de gittikçe yükselen performanslar sergilemesine rağmen bu İspanya kadrosunda nasıl roller alacağı hala tam oturtulamamış durumda. Sergio Rodriguez gibi bir oyuncunun da gelmeyeceğini açıklaması bunların üstüne tuz biber ekmişti. Her ne kadar bu seneyi pek iyi geçirmese de Sergio Rodriguez’in İspanya kadrosu için önemi tartışılmaz. Oriola, Rubio ve Hernangomez kardeşler dışındaki bütün oyuncular da 30 yaş ve üstü oyunculardı. Geçmiş yılların eski şaşasından uzakta diyebileceğimiz bir kadroyla Çin’e geldiler.

İlk maçta Tunus’u rahat geçseler de geçmiş kadrolarından çok uzakta olan Porto Riko ve dünya basketbolunda pek bir söze sahip olmayan İran ile neredeyse kafa kafaya maçlar oynadılar. Herkes bu iki maçında Tunus maçı gibi geçmesini beklerken Porto Riko’yu 10 sayı, İran’ı da sadece 8 sayı ile geçtiler. İkinci gruplarda İtalya ile zorlu bir maç oynadılar. İtalya’nın tercihlerindeki hatalar olmasa belki de kaybedecekleri bir maçta tecrübesiyle kazanmayı başardılar. Ama ikinci grubun son maçı olan Sırbistan maçı ile ivme tamamen yukarı çıkmaya başladı İspanya için. Sırbistan, İspanya maçına kadar herkesi çok rahat geçmişti ama İspanya, Sırbistan’ı resmen pasifize etti. Bogdan Bogdanovic’i durduramadılar ama Jokic, Marjanovic, Bjelica, Micic gibi oyuncuları resmen saf dışı ettiler. Ve 5 galibiyet ile çeyrek finalin yolunu tuttular.

Gruplarının kolaylığını kullanarak çeyrek finale gelen Polonya’yı rahat geçti İspanya. Yarı finalde ise rakip Avustralya’ydı. Yarı finale kadar turnuvanın en güzel oynayan takımlarından biriydi. İspanya’nın en büyük zaaflarından biri kanat savunmasıydı ve sezonu ve turnuvayı o zamana kadar iyi geçiren Joe Ingles’i tamamen durdurdular. Ingles rezalet bir maç çıkardı. Pota altında da Aron Baynes’i bunalttılar ve Baynes hiç iki sayılık atış kullanmadan maçı bitirdi. Her ne kadar 4.periyotun sonunda çıkan düdükler biraz maçın önüne geçmiş olsa da Patty Mills’in 34 sayısı yetmedi ve İspanya tecrübesiyle finale uzandı. Rakip Arjantin’di. Finale kadar resmen gümbür gümbür oynayarak gelmişlerdi. Ama finalde işler değişti.

Arjantin aslında basit bir formüle sahipti. Campazzo ve Laprovittola oyunu yönlendiren guard ikilisiydi, pota altında da Scola takıma resmen abilik yapıyor ve gerektiği zaman takımı taşıyordu. Geri kalan bütün oyuncular ise iyi tamamlayıcılardı ve rollerini layıkıyla yapıyorlardı. İspanya’nın oyun planı ise basitti. Guard ikilisine baskı kurdular ve pota altında da ikili sıkıştırmalarla Arjantin pota altını resmen boğdular. Yarı finalde 28 sayı atan Scola, finalde sadece 8 sayı atabildi. Maç boyunca Arjantin toplam 27 ribaund alabilirken İspanya ise 27 ribaund aldı. Campazzo ve Laprovittola ikilisi toplamda 28 sayı ve 8 asist yapmasına rağmen önceki turlarda koydukları ağırlık ve oyunu yönlendirmeyi neredeyse hiç yapamadılar. Topu geri kalan oyunculara daha çok kullandırma planı tutan İspanya, sadece Gabriel Deck’in 24 sayısına mani olamadı ama bu da yeterli olmadı Arjantin adına. Arjantin, maç içinde bir kaç ufak dönme emaresi gösterse de İspanya maçı tamamen domine ederek tecrübesiyle ve kalite farkıyla kazanmasını bildi.

Şu zamana kadar eleştirilerin odak noktalarından biri olan Rubio ise bu turnuvada gerçekten herkesi yanılttı ve kendisine verilen İspanya liderliğini layıkıyla yerine getirdi. Ön alanda baskılı savunmanın en önemli parçası oldu. İran maçı hariç her maç çift haneli skor üretti ve turnuvayı 16.4 sayı ve 6 asist ortalamalarıyla bitirdi. En önemlisi ise turnuva boyunca %38.7 ile üçlük, %44.1 ikilik ortalaması ile oynadı. Yıllar boyu şut istikrarsızlığıyla tanınan bir oyuncu için gerçekten çok iyi ortalamalar. Bu ortaya koyduğu oyun ile beraber MVP ödülünü tamamen hak etti.

Aslında İspanya’da herkes kendine verilen görevi sorun çıkarmadan, layıkıyla yerine getirdi. Gasol, Rubio ile beraber takımı çok iyi omuzladı. Sergio Llull topu elinde seven bir oyuncu olmasına rağmen kendisine verilen ikinci guard görevini çok iyi üstlendi. Hernangomez kardeşler olsun Claver olsun herkes rolünü layıkıyla gerçekleştirdi. Zaten İspanya’yı yıllardır dünya basketbolunun zirve takımlarından biri yapan da bu. Herkesin rollerinin belli olması ve bir kulüp takımı gibi oynamaları. 2006’da ki Dünya Basketbol Şampiyonası’ndan beri her turnuvada madalya aldılar. 2006’dan sonra sadece 3 kere yarı final oynadılar. Bu muazzam bir spor kültürü. Evet belki eski şaşalı kadroları yok ama o kadrolardan devam eden oyuncularla hala büyük bir takım olgusuna sahipler. Zaten bu tip turnuvalarda kadro kalitesinden bile daha önemli bir etken varsa o da birbirini tamamlayabilen ve rolleri belli olan bir takım olabilmek. İspanya ise 2006’dan beri buna fazlasıyla sahip. Zaman ilerledikçe o eski kadrodan oyuncular birer birer azalıyor ama hala bu jenerasyonun kazanabilme yeteneğine sadece şapka çıkarmak gerekiyor.

 

Yoruma kapalı.

İlginizi Çekebilir

X Faktör | Galatasaray DS – Ewe Basket Oldenburg

X Faktör Galatasaray Doğa Sigorta, Eurocup 2. Maçında EWE Baskets Oldenburg’u 92-79 mağlup…