• Sitemiz şuan güncelleme aşamasındadır, karşılaşabileceğiniz teknik sorunlar için şimdiden özür dileriz.

Şu Anda Hangi Kitabı Okuyorsunuz?

Zweig - Mecburiyet

Gerçekten muhteşemdi,çok beğendim.Adamın biri savaşa çağrılıyor,gitmek istememesine rağmen korkuyor ve gitmek istiyor,karısı buna karşı çıkıyor.Korku duygusunu çok güzel anlatmış Zweig.

Beni mutlu eden konu ise sonunda bir kitabın finalinin güzel olması oldu.Okuduğum her kitap ölümle,dramla sonuçlanıyordu ama bu sefer finali güzel.
 
R.F. Kuang'ın "Sarı Yüz" adlı kitabını geçen ay bitirmiştim ve 1k uygulamasında bir inceleme yazısı paylaştım. Okumanız gerektiğini düşündüğüm bir kitap ve spoilerlı incelememi buradan da paylaşıyorum;


İntihalı merkezine almış bir roman hatta çığır açan kurgusal bir biyografi bile denebilir. Asya kökenli bir kadın yazarın elinden intihal yapan beyaz bir kadın yazarın kaleminden çıkmış gibi bir arınma biyografisi bile debebilir. Yazar asyalı ve intihal yapılan yazar da asyalı karakter olsa da onun tarafı tutulmuyor ve hatta genel olarak batı dünyasındaki woke kültürü göklere çıkarılmıyor. Aksine en çok yerden yere vurulup en az empati yapılanlar bile denebilir. Elbette Juniper Song adlı karakter üzerinden yazılmasının da katkısı var bunda ama hikayenin merkezindeki yayın dünyasının tüm kirli yolculuğunun tarafsız şekilde ele alınarak bu çıkarıma varmamizi sağladığını söyleyebilirim. Kitaba bir açıdan modern bir "Suç ve Ceza" uyarlaması bile denebilir. Çünkü vahşice işlediği cinayete rağmen nasılki Raskolnikov ile empati kurup onun için endişelendiysek Juniper Song ile de bu hissi yaşıyoruz. Her iki roman da "yaptım ama niye yaptım anlayın" diye başlayıp haklı gerekceler sunuyor. Ama işler olgunlastikca pişmanlık artıyor ve psikolojik yıkım başlıyor. Tıpkı "Suç ve Ceza"da olduğu gibi sorgulatiyor ve biz olsak ne yapardık diye empati kurmamıza neden oluyor. Raskolnikov gibi bir katile bile empati kurabilirken Song'un intihali haklı gerekçeleri de varken hafif bile kalmış hissi verebilir. Ancak yapılan dostça bir anmadan çok bir intikam arayışı olduğunu sonradan anlıyoruz ve bu noktada "Suç ve Ceza"nın çizgisinden fazlasıyla ayrılıyor. Kitabın ortalarınin son kısımlarindan itibaren kimse masum değil desek de "2 yanlış bir doğru etmez" sözünün hem okur hem de başkarakter tarafından anlaşıldığı sürece giriyoruz. Bu noktadan sonra bir arınma ve ikiden de fazla yanlışın daha kaç yanlışa sürüklediği bir domino etkisi süreci başlıyor. Bu bir bakıma ahlaki bir adalet getirmeye çalışan sona yaklaştırsa da kitabın otobiyografik bir kurgu gibi olmasının da katkısıyla her türlü ahlaki yaklaşıma da bir eleştiri sunabildiğini görebiliriz. Juniper Song'un hikayesinin sona erişine giden süreçteki psikolojik yıkımının gerçekçiliği tartışılabilir. Hayatını pozivitizm üzerinden yaşarken bir anda metafizik oğelere sarılması ve çöküşünü de bu yüzden olması zıtlık barindirıyor gibi olabilir. Ancak hem bu duruma düşmesi çaresizliğı sonucu sarıldığı son sığınak hem de hayal gücü kuvvetli bir insanın hayatının bir noktasında gelebileceği hal olduğu için mantıklı da bulunabilir. Özetle tarzıyla ve dürüst, tarafsız gerçekliğiyle okunması gereken bir kitap. Amerika'da doğup büyüyen azınlık gruptan olan ve hatta bu dünyaya ayak basanlar için çok daha etkileyici bir yüzleşmea romanı olabilir ama bir sanat eserini değerli kılan şey olan zamansız ve mekansız olma özelliğini de barındıriyor bu kitap. Özellikle de sosyal medya çağında bataklığa dönen linçleme kültürünün kişileri nasıl içine çekip tükürdügünü ve bir iletişim alanı haline gelen sosyal medyanın şöhretli ve mühim görevlerdeki insanlar için nasıl bir algı alanı olduğunu anlamak için ABD'nin içsel sorunlarıyla yoğrulmak gerekmiyor. Daha da önemlisi yaptığımız yüz kızartıcı bir eylemi ne kadar olumlamaya çalışsak da sonuçlarının doğuracağı dışsal etkilerden çok içsel psikolojik etkilerin yarattığı travmanın bizi perişan ettiği bu kadar kalbe dokunur şekilde bizi sarsması için bu dünyadan etten kemikten olmak yeterli. Bu romanı sadece romanın ana karakteri Song ile değil, kendinizle yüzleşip kendi içinizdeki benliğinizin en güneş görmemiş haliyle de empati kurmak için okuyun ve üstüne düşünün.

İyi okumalar...
 
Son düzenleme:
Zülfü Livaneli'nin "Bekle Beni" adlı romanının incelemesini 1k uygulamasında paylaştığım haliyle aktarıyorum;

Yazarı Zülfü Livaneli olmasa ortaokul seviyesinde kalmış, yayınevine para ödeyip romanını bastırmış ne geleceği ne geçmişi parlak yeni yetme bir yazarın ağaç israfı bir kitabı der geçerdim. Ancak üzülerek altını çizmek zorunda kalıyorum ki bu kitap Livaneli'nin külliyatında yer alacak bir kitap. Yerinde olsam utanıp toplatırdım kitabı o derece bir amatörlük içeriyor. Kitap ana karakterlerin birbirine aşkı üzerinden drama yaratmaya çalışırken daha en baştan sınıfta kalıyor. Aralarındaki aşkın temellendirmenin romana katkı sağlayacagını düşünmüş olmalı ama bunu uygulamada çok çok kötü inşa etmiş. Herşey Selim'in Leyla'yi nedense aynı okulda ilk kez görüp kendi ifadesiyle "elektrik akımına kapılmış gibi" hissetmesiyle başlıyor. Sonra da ilk buluşmadan Leyla'dan karşılık alıyor ama neden olduğu belli değil. Kadınını adı olmadığı gibi aşkı da yok galiba sadece aşka onayı var. İki ana karakterin iliskisine ikna olmayınca ve üstüne karakterlere dair yeterince bilgi almayınca bağ da kuramıyoruz tabiki. Hikayenin yolculuğuna baştan yakıt almadan çıkınca da hikaye ne kadar vurucu olursa olsun roman tekliyor ilerlemiyor. Bunu Livaneli de farketmis olacak ki çıkışı aralarındaki mektupları yazmakta bulmuş. Ancak neden birbirlerine bu kadar tutkulu oldukları halen belli olmadığı için işlemiyor. Oldukcada basite indirgenmis oluyor hikayedeki ilişkileri karakterlerin dilinden anlatmak. Hiç başlangıç hikayesi seçmeden mutlu bir aile tablosu çizip aşklarını anlatsa çok daha kolay olur ve çok daha okuyucuya geçerdi. En fazla birkaç sayfalık hikayeye hizmet eden geri dönüşlerle aşklarının orjin hikayesini öğrensek yeterli olurdu. Hem de beklentiyi bir aşk romanı haline sokmazdı. Hikayenin sığ başlamasını ne telafi edebilirdi diye düşünürsek, çok vurucu olaylar ve insan hikayeleri diyebilirim. Livaneli bize bilmediğimiz tahmin edemeyecegimiz hicbirsey anlatmiyor. Buna farklı bir bakış açısıyla aileyi katmak istediğinde beceremeyip duyguyu veremediği için daha sonra yaptıkları olan biteni kolaya kaçıp dramatize etmekten fazlası olmuyor. Zaten dramatik olaylarda safça bir bakış açısı ile mazlum çerçeveden bakmak herkesin yapabileceği birseyken bir yazarın bunu seslendirmesi değil hissettirmesi ve benzer cumleleleri bizim soylememizi beklemesi gerekirdi. Sürekli kızı Zeynep'in masumiyeti üzerinden bir dram yaratmak türk dizilerinin senaristleri için bile fazla dram pornosu içerirdi. Zeynep’in masumiyetini ya da ona olan özlemini sürekli "Zeynep'in kahkaları" diye anlatması hadi bir kere neyse de kitapta defalarca kullanılinca kelime dağarcığı ya da karakterleri aktarma kabiliyeti yetersiz mi bu yazarın diye sorduruyor ama yazar Livaneli diyorsun ve kızgınlığın onun adına üzülmeye evriliyor. Keşke her sene eser vermeliyim şu konuya da temas etmeliyim diye düşünmese... Sadece akışına bırakıp zamandan konudan bağımsız özgürce yazsa da bu tip yetersiz romanlarla kendine zarar vermediği güçlü romanlarını okuyabilelim.
 
Geri
Üst